9. Ders | Ayetlerin Tefsirinde Ehlibeyt'in Hadislerinin Hüccet Oluşu - 2

Ders Başlığı: Uygulamalı Tefsir Dersleri

Ders Sayısı: 9. Ders

Ders Konusu: Ehlibeyt’in Sünnetinin Ayetlerin Tefsirinde Hüccet Oluşu (Önceki Dersin Devamı)

Üstad: Yusuf Töre

  

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Allah’ın salat ve selamı Hz. Muhammed’e ve onun pak Ehlibeyt’in üzerine olsun.

Ehlibeyt’in sünnetinin ayetlerin tefsirinde hüccet oluşunun delillerini, Ehlibeyt’in Kur’an’ın batınını ve zahirini, tevilini ve tefsirini bildiğine dair delilleri, Kur’an’dan beş ayetle bir önceki derste inceledik. Bu dersimizde ise hadislerde bu konuyu ele alacağız.

Peygamber efendimizden gelen birçok hadisten, Ehlibeyt’in Kur’an ilimlerinin tamamını bildiğini ispat edeceğiz. Böylelikle Ehlibeyt’in Kur’an ile ilgili buyruklarının hüccet olduğu sonucunu çıkaracağız.

  

2. Rivayet Delilleri

Bu alanda çok sayıda rivayete istinat edilebilir. İki fırkanın kaynaklarındaki bu hadislerden bir kısmı İmam Ali'nin (a.s.) özelliklerinin Kur'an'dan ve İmam'ın Kur'an'daki maarifle ilgili özel bilgisinden ayırılamayacağı hususundadır. Bu hadislerin bir bölümü, hiç kimsenin bu konuda İmam Ali (a.s.) ile aynı payede olmadığını belirtmiştir. Hadislerin bazısı da Ehl-i Beyt'in hepsinin Kur'an'la bağı hakkındadır. İmam Ali (a.s.) hakkındaki bu hadisler arasında Allah Resûlü'nün (s.a.a.) bir hadisi vardır. Şöyle buyurur:

علی مع القرآن و القرآن مع عليّ لن یفترقا حتّی یردا علیَّ الحوض

“Ali Kur'an'la birliktedir. Kur'an da Ali'yle birliktedir. Kevser havuzunda yanıma gelene dek ikisi asla birbirinden ayrılmaz.”[1]

Yahut bizzat İmam Ali'den (a.s.) bu konuda nakledilmiş hadisler arasında Ehli Sünnet kaynaklarda Ebî Cuheyfe'nin kavliyle sahih bir hadiste[2] şöyle buyurmaktadır: İmam Ali'ye (a.s.) sordum:

هل عندکم کتاب؟ قال: لا إلاّ کتاب الله أو فهم اُعطیه رجلٌ

“Sizin yanınızda başka bir kitap mı var?” Şöyle buyurdu: “Hayır. Sadece Allah'ın Kitabı veya insana Kur'an hakkında lütfedilmiş bir anlayış.”

Ehl-i Sünnet müfessirleri bu hadisi, Allah tarafından bir nimet olarak İmam Ali'ye Kur'an'ı anlaması için ilim lütfedildiğine delil kabul etmektedir.[3] Bu hadisi bir başka şekilde nakleden Abdulkerim Şehristânî ondan şöyle bir sonuç çıkartır:

Bu rivayetten anlaşıldığı kadarıyla sahabe, Kur'an, Kur'an'daki ilim, onun tevil ve tenzilinin tamamının Ehl-i Beyt'e (a.s.) mahsus olduğuna ve kimsenin onlarla aynı seviyede bulunmadığına ittifak etmiştir.[4]

İmam Ali'den (a.s.) rivayet edilen meşhur hadis de şöyledir:

سلونی قبل أن تفقدونی... سلونی عن کتاب الله عزّ و جل فوالله ما نزلت آیة فی لیل أو نهار و لا مسیر و لا مقام إلاّ و قد أقرأنیها رسول الله و علمنی تأویلها

Bana sorun, beni kaybetmeden önce... Mertebesi yüce Allah'ın kitabını sorun. Allah'a yemin olsun ki, gece veya gündüz, seferde veya hazarda Allah Resûlü'nün bana okumadığı ve te’vilini bana öğretmediği hiçbir ayet nazil olmadı.

 İmam Hasan Mücteba'nın (a.s.), İmam Ali'nin (a.s.) şehadetinden sonra irad edilmiş ve iki fırkanın da naklettiği hutbesinden bir bölüm, İmam Ali'nin (a.s.) ilminin geçmişteki ve sonraki ümmetlerde yegâne olduğuna değinmektedir:

Dün aranızdan, geçmiştekilerden kimsenin ilimde onun benzeri olmadığı ve ondan sonrakilerde de kimsenin ona yetişemeyeceği bir adam ayrıldı.[5]

Hâkim Haskânî “فی توحّده بمعرفة القرآن و معانیه و تفرّده بالعلم بنزوله و ما فیه (İmam Ali'nin Kur'an'ı ve manalarını tanımada yegâne oluşu, Kur'an'ın nüzulü ve maarifi hakkında İmam'a münhasır ilim)” başlığı altında bir bâb açmış ve orada 22 hadisi, muttasıl senedlerle zikretmiştir.[6]

Bu dayanak ve şahitler son derece güvenilirdir. Ayrıca İmam Ali'den (a.s.) nakledilen tefsir rivayetlerinin hacmi, sahabe ve tâbiîn asrından Şia ve Ehl-i Sünnet'in tüm Kur'an muhakkiklerinin, İmam Ali'nin (a.s.) müfessirlerin başında geldiğini, onların arasında teyit makamı olarak yer aldığını ve kimsenin onunla aynı hizada bulunmadığını itiraf etmesine sebep olmuştur.

Buraya kadar İmam Ali (a.s.) hususundaki hadisler açıklandı.

Ehl-i Beyt'in (a.s.) Kur'an'la özel bir bağı olduğundan bahseden ve her iki fırkanın muteber ve güvenilir kaynaklarında muhtelif senedlerle zikredilen hadisler arasında “Sekaleyn hadisi” de vardır. Şiî ulemanın kaydettiği gibi bu hadis 30'dan fazla sahabî ve Ehl-i Sünnet'ten bazılarının ifadesiyle 20'den fazla sahabî tarafından Allah Resûlü'nden (s.a.a.) nakledilmiş ve defalarca muhtelif ortamlarda Hazret-i Resûl'ün (s.a.a.) mübarek dilinde tekrarlanmıştır. Görüldüğü gibi bu hadis çeşitli şekillerde Allah Resûlü'nden (s.a.a.) nakledilmiş olmakla birlikte birbiriyle hiçbir çelişkisi yoktur ve uzlaştırılmaları mümkündür. Bu çeşitlerden biri, çok tarikle ve sahih senedlerle iki fırkanın da kaynaklarında şu şekilde geçmektedir: Allah Resûlü (s.a.a.) buyurdu ki:

إنّی تارک فیکم الثقلین ما إن تمسکّتم بهما لن تضلّوا کتاب الله و عترتی اهل بیتی و إنهما لن یفترقا حتی یردا عليّ الحوض

Gerçek şu ki size iki paha biçilmez şey (veya iki ağırlık) bırakıyorum. Eğer bu ikisin sarılırsanız asla sapmazsınız. Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt’im. Bu ikisi, havuz [Kevser] kenarında yanıma gelinceye dek asla birbirinden ayrılmaz.[7]

Müfessirler bu hadisten birçok çıkarımda bulunmuştur. Bunların bir kısmını değinelim.

Bu hadiste sapmamanın şartı Kur'an'ın yanında Ehl-i Beyt'e (a.s.) tutunmaktır. İnsanların bu ikisine birlikte sarılması gerekir. Bunun sebebi de Ehl-i Beyt'in Kur'an'ın diğer bir nüshası, Allah'ın Kitabı’nın açıklayıcısı ve tüm düşünceleri Allah'ın Kitabı’na uygun olmasıdır. Dolayısıyla Ehl-i Beyt’e sarılmak hiçbir şekilde sapkınlık getirmez. Bu, dosdoğru yola yönlendiren ve onun dışında kalmanın ise sapkınlık olduğu bir kitaptır. Öyle ki, eğer kişi Kur'an'dan bir hakikati keşfeder ve hidayeti bulursa aynı ölçüde Ehl-i Beyt'in izahı ve kılavuzluğundan da yararlanmış demektir.[8] Dolayısıyla Ehlibeyt’in tüm buyrukları Kur’an ile örtüşmektedir sonucu çıkmaktadır.

Buna ilaveten diğer bir nokta, Ehl-i Beyt'in (a.s.) Kur'an'a getirdiği açıklama hata ve heva ile karışmış değildir. Aksi takdirde onlara tutunmakla sapmamanın güvencesi sağlanmış olmazdı. Yine sadece onlar Kur'an'ın tüm maarif ve manalarına bütün mertebeleriyle vakıftır. Çünkü eğer o bilgilerden bir kısmını bilmeseler o kısımda Kur'an'dan ayrılmış olurlar. Onlara uyanlar ise bu alanda sapmış olurdu. Oysa Allah Resûlü (s.a.a.) bu kopukluğu reddetmiştir. O zaman Kur’an ilimlerinin tümü Elibeyt’in yanında mevcuttur.

Ehl-i Sünnet'in ünlü âlimi (meşhur el-Milel ve'n-nihal kitabının müellifi) Abdulkerim Şehristânî (vefatı hicri kameri 548) bu konuda akıllıca bir söz söyler: [Allah Resûlü'nün rıhletinden sonra] Kur'an'ı toplama gibi bir işe girişenler nasıl oldu da hiç Ehl-i Beyt'e müracaat etmedi? Halbuki hepsi de Kur'an'ın Ehl-i Beyt'e mahsus olduğunu biliyordu.

  

Sekaleyn Hadisindeki Ehl-i Beyt'in Tanınması

Bazen “Itret” kelimesinin de eklendiği Sekaleyn hadisinde geçen “Ehl-i Beyt”ten murad belirli kişilerdir ve Peygamber'in eşlerini, Âl-i Akîl, Âl-i Abbas, Âl-i Ca‘fer, hatta Âl-i Ali'nin hepsini kapsamamaktadır. Çünkü:

Birincisi: Âl-i Akîl, Âl-i Abbas, Âl-i Ca‘fer ve Peygamber'in eşlerinin[9] böyle bir iddiası olmadı. Hiçbir rivâyette bunların -İmam Ali'nin evlatlarından on bir masum hariç- kendini hadiste geçen iki ağırlıktan biri olarak tanıttığı yönünde bir iddia göze çarpmamaktadır. Aslında Peygamber'in Ehl-i Beyt'inden, yani risalet evine mensup olduklarını iddia edebilirlerdi; lakin Kur'an'la denkleştirebilecekleri bir iddia olmazdı. Bunun şahidi de onların Kur'an'ın tüm maarifine vâkıf olmamalarıdır. Onlar, kendi çaplarında yalnızca diğerlerinin bildiği kadarıyla bazı şeyleri öğrenebilmişlerdi.

İkincisi: Eğer bunların hepsi Kur'an'la aynı hizada olsaydı ve insanlar onların siret ve sünnetine tutunmakla sapkınlıktan kurtulsaydı kendi aralarında ihtilaf etmemeleri gerekirdi. -Halbuki tarih bunun tersini yazmaktadır.- Çünkü Kur'an'a muadil olan kimseler Kur'an'ın kendisi gibi ihtilaf ve karışıklıktan korunmuştur.

Üçüncüsü: Allah Resûlü (s.a.a.) bu hadiste geçen Ehl-i Beyt'ten muradı kesin olarak açıklamıştır. Çünkü insanlığa yol göstermek niyetindedir. Aksi takdirde maksatla çelişen bir durum ortaya çıkardı. Ayrıca risalet evine mensup olanların da tamah edip kendini bu yüce makam ve mevkide sayması mümkündü.

Bu yüzden bazı rivayetlerde geçtiğine göre Allah Resûlü (s.a.a.) Sekaleyn hadisini zikrettiğinde ashaptan bazısı sordu: “Ey Allah'ın Resûlü, Itret'iniz kimlerdir?” Şöyle buyurdu: “Ali, Hasan, Hüseyin ve kıyamete kadar Hüseyin'in evlatlarından imamlar.”[10] Bu konuda her iki fırkadan da aralarında hiçbir çelişki bulunmayan muteber hadisler nakledilmiştir. Diğer bir ifadeyle Şîa ve Ehl-i Sünnet'in kaynaklarında, Allah Resûlü'nden, Ehl-i Beyt'in On iki Masum'dan başkasıyla tefsir edildiği hiçbir hadis bulunamaz. Bilakis bu hadis, Rasulullah'ın (s.a.a.) kelamında Ehl-i Beyt hakkındaki ayetlerin tefsiri olarak kullanılmıştır. Bu da Kur'an'ın bu hadisin manasıyla ilgili teyidine başka bir şahittir.

Dördüncüsü: Risalet evine mensup olanların hayatındaki gerçeklik de yalnızca Hazret-i Ali (a.s.) ve ondan sonra On bir İmam’ın Kur'an'ın tüm maarifine vâkıf olduğunun ve İmam Ali'nin (a.s.) Allah Resûlü'nden (s.a.a.) öğrendiği ilim ve maarifin hepsinin art arda intikal ettiğinin ifadesidir. Bu sebeple hiçbir haber veya rivayette, kendilerine sorulan bir ayetin manasını bilemedikleri[11], yahut delil getirirken başkalarına muhtaç oldukları, ya da herhangi bir kimsenin onların delilini iptal edebildiği görülmüş değildir. Hakikatin arayışı içinde olanlar daima Masum İmamların huzurunda onların yüksek mertebeli ilimlerini ve Kur'an'daki hakikatleri keşifte onların şahsına münhasır özellikleri itiraf etmişlerdir.[12]

Beşincisi: Eğer Sekaleyn hadisinde geçen “Ehl-i Beyt”in harici tezahürünü tayin etmede ulema arasında ihtilaf olsaydı, bu durum kesin olarak, Allah Resûlü'nün, “ashab-ı mübâhele” ve aynı ifadeyi kullandığı “ashab-ı kisâ” olaylarındaki görüşlerine de yansırdı. Bunda hiç tereddüt yoktur. “Ashab-ı kesâ”da da icma vardır. Sekaleyn hadisinde geçen Ehl-i Beyt, İmam Hüseyin'in (a.s.) neslinden masum evlatlardır.

Altıncısı: Sekaleyn hadisindeki Ehl-i Beyt, Allah Resûlü'nün (s.a.a.) kelamında, “Nuh'un gemisi”, “ümmetin ihtilaftan emniyeti”, “onlarla savaş Allah'ın Resûlü’yle savaş ve onlarla uzlaşma Allah'ın Resûlü’yle uzlaşmadır” gibi başka özel vasıflarla da nitelenmiştir. Bu vasıfların sırf nübüvvet evinin mensubu diye herkes için kullanılmadığı ve yalnızca ilimleri Kur'an'dan kaynaklanıp çağlayan, siret ve sünnetleri Allah'ın Kitabı’na uygun ve tıpkı Kur'an gibi ismet makamına sahip özel bazı kimseler için kullanıldığı kesin olarak sabittir. Dolayısıyla sadece onlar Kur'an'la aynı ağırlıktadır ve Allah Resûlü'nün onlar hakkında özel tavsiyeleri vardır. Değilse Peygamber'le (s.a.a.) kavim veya nesep bağı olan her müminin böyle bir makam ve mevkiden faydalanması mümkün değildir. Bu, vahyin öğretilerine ve Allah Resûlü'nün (s.a.a.) sünnet ve siretine aykırıdır. Netice bu bilgiler ışığında Ehlibeyt’ten maksadın masumlar olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Sekaleyn hadisinin ifade ettiği mana iddiamız için kâfidir ve bu konuda delil oluşturan diğer rivayetlerin tafsilatına girmemize ihtiyaç bırakmamaktadır.

Resûl-i Ekrem (s.a.a.) Ehl-i Beyt hakkında şöyle buyurur:

هم مع القرآن و القرآن معهم لا یفارقونه و لا یفارقهم حتی یردوا عليّ الحوض

Onlar Kur'an'la birliktedir ve Kur'an da onlarla birliktedir. Onlar Kur'an'dan ayrılmaz ve Kur'an da onlardan ayrılmaz. Ta ki [sonunda] havuzun başında yanıma gelinceye dek.[13]

Peygamber efendimiz bu hadisin devamın, bu sözünün diğer insanlara iletilmesini istemiştir.

Ehl-i Beyt ilim ve amel açısından daima Kur'an'a birliktedir. Bunlar birbirinden asla ayrılmazlar. Kur'an'ın ilim ve maarifinin tamamı Ehl-i Beyt'in elindedir. Eğer Kur'an'daki malumatın bir kısmını bilmemiş olsalar o kısım onlardan ayrılmış demektir. Bu kelam ise böyle bir şeyi reddetmektedir.

  

Ehl-i Beyt'in (a.s.) Sünnetinin Tefsirde Hüccet Olmasının Sonuçları

“Kur'an tefsirinde Ehl-i Beyt sünnetinin hüccet olması”na ilişkin delillerin toplamından ve onların Kur'an'la ilgili ilimlerinin nitelik ve niceliğinden haberdar olmamızdan birkaç sonuç çıkartmak mümkündür:

1. Ehl-i Beyt'in göğün ve yerin, geçmiş ve geleceğin haberiyle ilgili ilminden bahseden rivâyetlerin genel teyidi. İmam Sâdık'ın (a.s.) hadisi gibi:

إنّي لأعلم خبر السماء و خبر الأرض و خبر ما کان و ما کائن کأنّه في کفّي ثم قال: من کتاب الله أعلم أن الله قال: فیه تبیان کلّ شيء

Ben göğün ve yerin haberini biliyorum. Olmuş olandan ve olandan haberdarım. Onların hepsi adeta avucumun içindedir.” Sonra şöyle buyurdu: “Bunları Allah'ın Kitabı’ndan biliyorum. Allah [Kur'an hakkında] buyurmuştur ki: ‘Kur'an'da her şeyin beyanı vardır.’”[14]

2. Ehl-i Beyt'in yaptığı tefsir zâhir ve bâtın, te’vil ve tenzil, muhkem ve müteşâbih, nâsih ve mensuh tüm seviyeleri kapsamaktadır. Bu yüzden onlar sorulara cevap verirken asla çaresiz kalmadılar ve delil getirdiklerinde başarısız olmadılar.

3. Ehl-i Beyt'in Kur'an ilmi hata kabul etmez ve kesindir. Başkalarının aksine, onların sözüne hevâ veya kuşku ve tereddüt bulaşmamıştır.

4. Ehl-i Beyt, Kur'an'ı tefsir ilminde (ve diğer ilimlerde) hiç kimseye muhtaç değildi, aksine diğerleri onlara ihtiyaç duyuyordu. Hiçbir zaman birilerinin yanında eğitim görmediler. Sahip oldukları her şeyi Allah'tan dolaysız ilhamla veya ecdadından miras vasıtasıyla Allah Resûlü'nden (s.a.a.) aldılar. Bu yüzden onların Kur'an hakkındaki sözü, daima öğrenmeye ihtiyaç duyan başkalarının tersine çelişkili değildir.

5. Genel olarak başkalarının ve özel olarak da sahâbenin çeşitli seviyelerde olan ve herkesin kendi kapasitesine göre Kur'an'dan faydalanmasının aksine, Ehl-i Beyt'in Kur'an ilmi aynı seviyededir.

6. Ehl-i Beyt Kur'an ayetlerine hâkim olduğundan Kur'an'ın ayetlerini birbirine rücu ettirebiliyordu. Kur'an'ın diğer ayetleriyle ele aldıkları ayeti tefsir edebiliyorlardı.

 

[1] Hâkim Nişaburî, Müstedrek, c. 3, s. 124; Muhammed Zehebî, Telhisu Müstedrek, c. 3, s. 124; Muvaffak Hârezmî, Menâkıb, s. 110; İbn Hacer, Savâiku'l-Muharrika, s. 122; Hamûyî, Ferâidu'l-Sımtayn, c. 1, s. 177, h. 140; İbn Merdûye, Menâkıb, s. 117, h. 143 ve 144; Muhammed Cevad Mahmudî, Tertibu'l-Emalî, c. 4, s. 216-218, h. 1796-1798 ve diğerleri.

[2] Muhammed Buharî, Sahih, kitabu'l-ilm, babu kitabeti'l-ilm, c. 1, s. 38; kitabu'l-diyât, babu'd-diye ale'l-âkıle, c. 9, s. 13.

[3] Bkz: Râğıb İsfehanî, Mukaddimetu Câmii't-Tefâsir, s. 112; İsmail b. Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, c. 2, s. 77; Mahmud Âlûsî, Ruhu'l-Meânî, c. 4, s. 280 ve diğerleri.

[4] Abdulkerim Şehristanî, Mefâtihu'l-Esrar, s. 105.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 246, h. 1719; İbn Sa'd, Tabakatu'l-Kübra, c. 3, h. 38; Ahmed Taberanî, el-Mu'cemu'l-Kebir, c. 3, s. 79, 80, h. 2719, 2720, 2725; İbn Hibban, Sahih, c. 15, 383, h. 6936; Ebu Nuaym, Hilyetu'l-Evliya, c. 1, s. 65; Ebu Ya'lâ, Müsned, c. 12, s. 125, h. 6758; Hâkim Nişaburî, Müstedrek, c. 3, s. 172; Ahmed Nesâî, Hasâis, s. 47, h. 23.

[6] Ubeydullah Haskânî, Şevâhidu't-Tenzil, c. 1, s. 39-51, h. 28-49.

[7] Ehl-i Sünnet kaynaklar için bkz: Sünenu Tırmizî, c. 5, s. 622, h. 3786 ve s. 663, h. 3788; Müstedrek, c. 3, s. 109, 110; İbn bi Âsım, el-Sünne, s. 629, h. 1553 ve s. 630, h. 1558; İbn Hanbel, Müsned, c. 17, s. 161, h. 11104; Süleyman Taberanî, el-Mu'cemu'l-Kebir, c. 3, s. 65-67, h. 2678, 2680, 2681 v c. 5, s. 166, h. 4971; İbn Hamid, Müsned, s. 107, 108, h. 240. “Kitabullahi ve Ehlu'l-Beyt fi Hadisi's-Sakaleyn min Masâdiri Ehli's-Sünne” kitabının müellifleri bu hadisi büyük ölçüde tahkik etmiştir.

Şia kaynakları için bkz: Muhammed Sadûk, Kemalu'd-Din, c. 1, s. 234, bab 22, h. 44-62; Muhammed Cevad Mahmudî, Tertibu'l-Emâlî, c. 3, s. 158, h. 1210 ve s. 160-162, h. 1213-1215 ve diğerleri.

Zeydiyye kaynakları için bkz: İbn Şecerî, el-Emâlî Hamisiyye, c. 1, s. 155; Muhammed b. Süleyman Kûfî, Menâkıb, s. 112, h. 616, h. 618, s. 135, h. 633, s. 170, h. 663, s. 160-162, h. 1213-1215 ve diğerleri.

Sakaleyn hadisini muhtelif kaynaklardan aktaran bazı kitaplar şunladır: Seyyid Hâşim Bahranî, el-Burhan, c. 1, s. 9-15; Şeyh Hüseyin Râzi, Hevâmişu't-Tahkikiyye (el-Müracât kitabının ilişik), s. 327; Kâdı Nurullah Tüsterî, İhkâku'l-Hak, c. 9, s. 309-377; Mir Hamid Hüseyin Hindî, Abakâtu'l-Envar, c. 1, s. 17-328 ve c. 2, s. 10-392.

[8] Bkz: El-Kâfi, c. 1, s. 51 ve s. 399.

[9] Sakaleyn hadisinin rivayetlerinden bazısının metninde Peygamber'in eşlerinin bu hadisteki Ehl-i Beyt'in dışında olduğu belirtilmiştir. Bkz: Müslim, Sahih, c. 4, s. 1873, h. 2408.

[10] Meâni'l-Ahbar, babu ma'ni's-sakaleyn ve'l-ıtret, s. 90, 91, h. 4 (bu hadisin senedi sahihtir). Yine bkz: Muhammed Sadûk, Kemalu'd-Din, c. 1, s. 244, 245; Muhammed Hürr Âmûlî, İsbâtu'l-Hüdât, c. 1, 489, h. 167 ve s. 499, h. 210; Hamûî, Ferâidu'l-Sımtayn, c. 1, s. 312-318, h. 250; İbn Ukde, el-Velayet, s. 202 ve diğerleri.

[11] Bkz: El-Kâfi, c. 1, s. 284; c. 8, s. 390, h. 86; Nehcu'l-Belâğa, hutbe 433 ve hikmet 206.

[12] Mesela tâbiinden Katade'nin İmam Bâkır'la (a) münazarası için bkz: Muhammed Hürr Âmûlî, Vesailu'ş-Şia, c. 27, bab 13, h. 25; Ali b. el-Cehm'in İmam Rıza'yla (a) münazarası için bkz: Muhammed Cevad Mahmudî, Tertibu'l-Emâlî, c. 2, s. 7-11 ve diğerleri.

[13] El-Kâfi, kitabu'l-Hücce, c. 1, s. 191, h. 5; Ahmed b. Ukde, el-Velayet, s. 199; Hamûî, Ferâidu'l-Simtayn, c. 1, s. 314, h. 250.

[14] El-Kâfi, kitabu'l-hücce, c. 1, s. 229.

YORUM EKLE