8. Ders | Ayetlerin Tefsirinde Ehlibeyt'in Hadislerinin Hüccet Oluşu - 1

Ders Başlığı: Uygulamalı Tefsir Dersleri

Ders Sayısı: 8. Ders

Ders Konusu: Ayetlerin Tefsirinde Ehlibeyt'in Hadislerinin Hüccet Oluşu - 1

Üstad: Yusuf Töre

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Allah’ın salat ve selamı Hz. Muhammed’e ve onun pak Ehlibeyt’in üzerine olsun.

Bu dersimizde kitabımızın ikinci bölümünü ele alacağız. İki dersten oluşan bu bölümde Şia mektebinin özel kabullerini konuşacağız.

  

Ehlibeyt’in Sünnetinin Ayetlerin Tefsirinde Hüccet Oluşu

Bu bölümün hedefi, masum Ehl-i Beyt'in sünnetinin Kur'an tefsirinde hüccet oluşturduğuna dair Şia'nın görüşünün incelenmesi ve Hazret-i Peygamber'in (s.a.a.) bu konudaki sünnetiyle aynı olduğunun ispatlanmasıdır.

Bu konunun terminolojileri olan “Hüccet” ve “sünnet” kelimelerinin anlamını daha önce ele aldığımız için tekrar işlemeyeceğiz. Lakin Ehlibeyt kelimesini ele almamız gerekiyor.

“Ehl” kelimesine lügatta liyakat, yaraşır olma, hak etme manası verilmiştir. Örfte de aynı anlamda kullanılmaktadır... Bu kelime bir şey veya şahsa izafe edildiği her yerde -çoğunlukla da böyledir- muzafun ileyh (tamlama) münasebetiyle ondan başka bir mana anlaşılacaktır. “Ehl-i beyt” kelimesini bir kesim “ev halkı” manası vermiştir.[1] Feyyûmî “el-ehl”e “ehl-i beyt” manası verdikten sonra “Aslı akrabalıktır.”[2] demiştir. Râgıb da “Ehl-i beyt”in, kişinin, onunla neseb bağı bulunan kimseler konusundaki mecazî kullanımından bahsetmiştir. Bundan dolayı denebilir ki, “Ehl-i beyt”, lügatta evin sakini herkese, yani kadın ve çocuklara atfedilir. Onun akrabaları manasında da kullanılır. Zaten örfte de bu anlamdadır.

Ama Allah Resûlü (s.a.a.) konu olduğunda Hazret'in (s.a.a.) beyti vahyin nâzil olduğu yer ve nübüvvet evi de olduğundan “ehl-i beyt” kelimesinin onun için iki kullanımı ortaya çıkmaktadır. Bazen Peygamber'in ehl-i beyti denilir ve Hazret'in (s.a.a.) oturduğu yer kastedilir. Bu durumda “ehl-i beyt” kelimesi, başkaları hakkında kullanılan anlamda Hazret (s.a.a.) için de kullanılmış demektir. Yani ailesi veya mutlak olarak akrabaları manasında. Fakat bazen Peygamber'in Ehl-i Beyt'i ile vahyin nazil olduğu yer ve nübüvvetin beyti olma özelliği kastedilir. Bu durumda Hazret'in (s.a.a.) ev sakinleri, ailesi veya genel olarak akrabaları anlamına gelmez. Bilakis maksat, ilim, amel ve insanî sıfatlar açısından Hazret'e (s.a.a.) yakışır kişilerdir.[3]

Burada birkaç noktanın altını çizmek gerekir:

1. “Ehl-i Beyt” ikinci anlamda muhtelif kimselere tatbik kabiliyeti bulunduğundan Şâri tarafından haddi hududunun belirlenmesi gerekir. Bu sebeple uygulamada birinci manada ehl-i beytten bazı kimselerin de bu örneğe dahil olması veya dışında kalması mümkündür.

2. Nübüvvet evine mensup olma liyakatinin, bu anlamda, bireylerin zâtına mahsus veya edindikleri kriterler temelinde tespit edilecek birtakım mertebeleri vardır. Bu nedenle Selmân-ı Fârisî “منّا اهل البیت”, “O, bizden, Ehl-i Beyt'tendir”[4] unvanıyla tanıtılmıştır. Burada Selman’ın kendi çabalarıyla Ehlibeyt’ten olmayı elde ettiğini belirtmek gerekir.

3. Allah Resûlü'nün (s.a.a.) mübarek lisanında “Ehl-i Beyt”, nübüvvet evine mensubiyet liyakatinin en yüce örneği olan ikinci anlamda yalnızca özel bazı kimselere tatbik edilmiş ve ıstılah haline gelmiştir. Öyle ki, Hz. Peygamber’den gelen hadislerde ve “Ehl-i Beyt” kelimesinin (bazen “ıtret” kelimesi de ilave edilerek) kullanıldığı her yerde akıldaki çağrışımı o kişilerdir.  Sakaleyn hadisinde ve Kisa hadisinde bu şekilde kullanılmıştır. Aynı şekilde Nücum ve Sefine hadisinde de aynı şekildedir. Bunların yanına mübahele olayındaki hadisleri ekleyebiliriz.

Şîa açısından Kur'an'daki “Ehl-i Beyt”in (a.s.) tefsiri, Kur'an'ın tenzil ve te’vil, zahir ve bâtın tüm maarifini kapsayan, sürçme ve tereddüt içermeyen, vehim ve hata, hevâ ve heves karışmamış Allah Resûlü'nün (s.a.a.) tefsiridir. Buradaki rivayetlerin sahih olması gerekir.

Ehl-i Beyt'in tefsirine ilişkin böyle bir telakki her iki fırkanın kaynak ve dayanaklarından ispatlanabilir. Ümmet içinde böyle müfessirlerin varlığının hikmetlerinden biri, tartışmalara ve Kur'an'dan caiz olmayan anlamalara son vermektir. Çünkü herkes Kur'an'a istinat ederek kendi rey veya mezhebini doğrulamak istemektedir. Peygamber efendimizin zamanında da bu şekildeydi. İhtilaflara son noktayı Hz. Peygamber (s.a.a) koyardı. Ehli Beyt de bu şekildedir. Ayetlerin amelî olarak uygulanmasında da aynı şey söz konusudur.

Şîa'nın bu konudaki delilleri genel olarak iki gruba ayrılır:

  

1. Kur'anî Deliller

Kur'an'daki deliller, ayetlerin derunî karineleri ve iki fırkanın onları tefsir eden birçok rivayetinden Ehl-i Beyt'in makamının gayet net ispatlayan müteaddit ayetleri içermektedir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:

a) وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا, “Allah'tan ve ilimde derinleşmiş olanlardan başka hiç kimse onun te’vilini bilmez. Onlar [ilimde derinleşmiş olanlar] der ki: İman ettik, [ayetlerin] hepsi Rabbimizin katındandır.”[5]

İlimde derinleşmiş olanlar, her konudaki ilmin hakikatine ulaşmaları nedeniyle hiçbir durumda görüşleri değişmeyen sabit ve değişmez ilme sahip kimselerdir. Tabiri caizse bunlar kemalleşmiş şahsiyetlerdir. Böyle kimseler masum Peygamber ve İmamlardan başkası değildir. Çünkü onların ilmi vahiyden kaynaklanmaktadır ve kalpleriyle ilmin hakikatini bulmuşlardır. Bu nokta, gelen hadislerde görülmesinin yanında Ehl-i Beyt'in sireti incelendiğinde de net biçimde görülecektir. Tarihte de görüldüğü üzere Ehl-i Beyt İmamları, Kur'an'dan bir ayetin manası hakkında asla tereddüde düşmemiş ve Kur'an'ın manasıyla ilgili cevaplar verirken çaresiz kalmamışlardır. Zamanın geçmesiyle de görüşlerinde değişiklik meydana gelmezdi. İmam Ali (a.s.) şöyle buyurur: “Yalan yere ve haset yüzünden, bizi değil kendisini ilimde derinleşen zannedenler nerede? Halbuki Allah bizi yükseltti ve onları aşağı indirdi, bize lütufta bulundu ve onları mahrum etti.[6]

b) وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَسْتَ مُرْسَلاً قُلْ كَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِندَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ”,Ve kâfirler der ki: Sen gönderilmiş [Allah'ın elçisi] değilsin. De ki: Allah ve yanında kitabın ilmi bulunan kimse benimle sizin aranızda şahitlik için yeterlidir.[7]

İki fırkanın onlarca hadisinde, bu ayetteki “مَنْ عِندَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ / Yanında kitabın ilmi bulunan kimse” cümlesinin anlamı İmam Ali ve diğer Masum İmamlar olarak tefsir edilmiş ve onlara tatbik edilmiştir. Hatta Şia kaynaklarında bu gerçeklik hakkında 25’ten fazla hadis nakledilmiştir. İmam Bakır (a.s.) “مَنْ عِندَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ / Yanında kitabın ilmi bulunan kimse” ayetinin tefsirinde şöyle buyurur: “إیاّنا عَنی و علیّ أوّلنا و أفضلنا و خیرنا بعد النبي”, “Allah bu tabirle hususen bizi kastetti. Ali, Allah Resûlü'nden (s.a.a.) sonra ilkimiz, en iyimiz ve en üstünümüzdür.” Bu rivayetin senedi ise sahihtir. Başka rivâyetlerde de İmam Sâdık'ın (a.s.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Allah'a yemin olsun ki, kitabın tümünün ilmi bizdedir.”[8]

c) بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ”,Hayır, o, kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçık olan ayetlerdir. Zulmedenlerden başkası, bizim ayetlerimizi inkâr etmez.[9]

Şia'nın rivayetlerinde الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ / kendilerine ilim verilenler” cümlesinde kendilerine ilim verilen ve apaçık ayetler göğüslerinde olan kimseler Masum İmamlar olarak tevil edilmiştir. Merhum Kuleynî bu konuda “إن الائمة قد اُوتوا العلم و أثبت في صدورهم (İmamlara ilim verilmiş ve göğüslerinde sabitleştirilmiştir)” başlığı altında, aralarında sahih senedli hadisler de bulunan beş hadis nakletmiştir.[10] İmam Sadık'tan (a.s.) rivayet edilen hadis gibi. İmam’a (a.s) bu ayet sorulduğunda şöyle buyurdu: هم الائمة خاصة“Onlar yalnızca [masum] önderlerdir.”[11]

d) ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ”,Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, [Allah katından] büyük fazlın kendisidir.”[12]

Şiî ve Sünnî kaynaklarda, bu ayette geçen “kitabın vârisleri”nin yalnızca Masum İmamlar olduğuna delalet eden çok sayıda rivayet göze çarpmaktadır. Bunlardan biri Kuleynî'nin İmam Musa b. Ca‘fer'den (a.s.) rivayetidir. Şöyle buyurmuştur:

فنحن الذین اصطفانا الله عزّ و جل و أورثنا هذا الذي فیه تبیان کلّ شيء

“Allah'ın seçtiği ve içinde her şeyin beyanı olanı [kitabı] miras verdiği kimseler biziz.”[13]

e) “وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ”, “Senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”[14]

Bu âyetlerin benzeri Enbiya Sûresi’nde de (7 ve 8. âyetler) zikredilmiştir. Konumuzla ilgili olan nokta, bu âyetlerdeki “أَهْلَ الذِّكْر /zikir ehli”ni incelemek ve tezahürdeki örneğini belirlemektir. Bu konuda iki ihtimal söz konusudur ve her iki ihtimale göre de “أَهْلَ الذِّكْر” Ehl-i Beyt'e tatbik edilmektedir.

Bu ayetlerde geçen “أَهْلَ الذِّكْر”in te’vili, iki fırkanın çok sayıda rivayeti itibariyle Ehl-i Beyt İmamlarından başkası değildir. Sadece onlar tüm şüpheleri kaldırma ve sorulara cevap verme mercii olarak yetki sahibidir. Bu yetkinin temeli ve münhasır olması, Ehl-i Beyt'in bilgisinin Kur'an maarifinden kaynaklanması ve hiç kimsenin onlarla aynı hizada olmaması nedeniyledir.

Bundan dolayı bu ayetlerin (özellikle Nahl Suresi’ndeki ayetlerin) indirilmesiyle ilgili diğer ihtimal de Ehl-i Beyt hakkında olmaktadır. Çünkü siyak karînesi, onlarca hadisi kapsayan lafzî karîne karşısında itibarı edilmeyecek lebbî [bitişik] karînedir. Şiî rivâyetlerin hiçbirinde âyetlerin Ehl-i Kitab hakkında nazil olduğu geçmemektedir. Kur'an ayetleriyle ilgili olarak Ehl-i Beyt (a.s.) sünnetinin hüccet olduğunun delillerinden biri de her iki fırkanın hadislerinde belirtilmiş söz konusu ayetlerdir.

Merhum Kuleynî, “إن أهل الذکر الذین أمر الله الخلق بسُؤالهم هم الائمة (Allah'ın kendilerine sorulmasını emrettiği ehl-i zikr İmamlardır)” başlığı altında bir bâb açmış ve orada İmam Seccâd, Sâdıklar ve İmam Rıza'dan (a.s.) dokuz hadis zikretmiştir.[15] Bunların beşi sahih senedlidir ve bir hadis de mevsuk hasen durumundadır. Bu hadislerin muhtevası aynı şekilde “ehl-i zikr”in Ehl-i Beyt olduğuna delalet etmektedir. Tıpkı Muhammed b. Müslim'den rivâyet edilen hadis gibi. İmam Bâkır'a (a.s.) şöyle dedi:

إنّ من عندنا یزعمون إن قول الله عزّ و جلّ «فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ» إنّهم الیهود و النصاری قال: إذاً یدعونکم إلی دینهم قال: فأشار بیده إلی صدره نحن أهل الذکر و نحن المسؤلون

“Yanımıza gelen bazı kimseler “فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ / Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” ayetinde geçen “ehl-i zikr”in Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğunu düşünüyor.

İmam şöyle buyurdu: “Öyle olsa onlar sizi kendi dinlerine davet ederler.” Ravi der ki: İmam elini göğsüne koydu ve şöyle buyurdu: ‘Ehl-i zikr biziz ve sorularda müracaat yeri de biziz.’”[16]

İbn Cerîr et-Taberî de bu tefsiri İmam Ali ve İmam Bâkır'dan (a.s.) nakletmiştir. Bu hadislerde şöyle denir: “نحن أهل الذکر / Ehl-i zikr biziz.”[17]

Bu rivayetlerden bazısında diğer ayetlere istinat edilerek “ehl-i zikr”in Ehl-i Beyt olduğu manası için sebep zikredilmiştir. Bunların arasında İmam Ali b. Musa er-Rızâ'dan (a.s.) bir rivâyet vardır. Talak Sûresi 11 ve 12. âyetlere dayanarak şöyle buyurur:

فالذکر رسول لله ونحن أهله

Bu âyetlerde geçen zikirden murad Allah Resûlü'dür ve biz de onun ehliyiz. Bu nedenle ehl-i zikr biziz.”[18]

Yahut İmam Bâkır (a.s.) Zuhruf Sûresi 44. âyete istinat ederek “zikr”in Kur'an'a atfedildiği وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ /Ve hiç şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir hatırlatıcı uyarıdır. Siz (ondan) sorulacaksınız.” âyeti hakkında şöyle buyurmuştur:

نحن قومه و نحن المسؤلون

Allah Resûlü'nün kavminden murad biziz. Kendilerine sorulacak olanlar da biziz.[19]

Sözün kısası, “أَهْلَ الذِّكْر”e verilen bu mana her iki fırkanın da birçok rivayetinde geçmektedir.[20] Öyle ki bu rivayetlerin mütevatir oldukları bile iddia edilebilir. Bu hadislerden Ehl-i Beyt'in İslam ümmeti için mutlak merci olduğu ispatlanmaktadır. Müracaat makamı olmalarının sebebi de Kur'an'ın tüm maarifine vakıf olmaları ve bu vukufiyetin sürçme ve tereddüt içermemesi, hata ve hevaya karışmamasıdır.

 

[1] Halil Ferâhidî, el-Ayn, c. 4, s. 89; Muhammed b. Manzur, Lisânu'l-Arab, c. 1, s. 253.

[2] Ahmed Feyyûmî, el-Misbahu'l-Münir, s. 33.

[3] Ali Ekber Bâbâyî, Mekâtib-i Tefsirî, s. 67, 68.

[4] Bkz: Yusuf Mizzî, Tehzibu'l-Kemâl, s. 251, h. 2438.

[5] Âl-i İmran 7.

[6] Nehcu'l-Belâğa, hutbe 144.

[7] Ra'd 43.

[8] Ali Ekber Bâbâyî, Mekâtib-i Tefsirî, c. 1, s. 73. Allame Tabâtabâî'nin yorumu şöyledir: “Eğer bu ayet, Allah Rasülü'nün (s) ashabından başka birisi hakkında inmiş olsaydı onun, Allah'ın kitabına herkesten fazla vakıf olması gerekirdi ve birçok rivayet buna delalet ederdi. Oysa böyle değildir. Ama İmam Ali (a) ve diğer Masumlar hakkında Sakaleyn hadisi bu vukufiyeti ifade için yeterlidir.”Bkz: Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan, c. 11, s. 387.

[9] Ankebut 49.

[10] El-Kâfi, kitabu'l-hücce, c. 1, s. 213, 214.

[11] A.g.e., c. 1, s. 214, h. 4. Bkz: Muhammed Bâkır Meclisî, Mir'âtu'l-Ukûl, c. 2, s. 438.

[12] Fatır 32.

[13] El-Kâfi, kitabu'l-hücce, c. 1, s. 226, h. 7.

[14] Nahl 43, 44.

[15] El-Kâfi, c. 1, s. 210-212 ve yin bkz: s. 293, h. 3; c. 8, s. 5, h. 1; s. 32, 5. hadisin zeyli.

[16] El-Kâfi, c. 1, s. 211, h. 7 ve yine bkz: Abdulkerim Şehristanî, Mefâtihu'l-Esrar, s. 199.

[17] Câmiu'l-Beyan, c. 8, s. 109 ve c. 10, s. 5.

[18] Muhammed Sadûk, Uyûnu'l-Ahbar, c. 1, s. 231-239.

[19] El-Kâfi, kitabu'l-hücce, s. 210, h. 1.

[20] Şiî kaynaklar için bkz: Besâiru'd-Derecât, cüz 1, bab 19, merhum Ebu Cafr Saffâr (2/290), “fi eimmeti Âli Muhammed (s) innehum ehle'z-zikri ellezine emerallahu bi-suâlihim” bab başlığı altında bu konuda 28 hadis zikretmiştir. Yine: Muhammed Cevad Mahmudî, Tertibu'l-Emâlî, c. 1, s. 34, h. 92 ve 609, h. 562 ve c. 3, h. 1097 ve s. 208, h. 1254 ve 1255; Ali b. İbrahim Kummî, Tefsir-i [nispet edilen] Ali b. İbrahim Kummî, c. 2, s. 68; Tefsiru'l-Ayyâşî, c. 2, s. 11, h. 29-32.

Ehl-i Sünnet kaynaklar için bkz: Ubeydullah Haskânî, Şevâhidu't-Tenzil, c. 1, s. 422-437, h. 466459; Abdulkerim Şehristanî (Milel ve Nihal müellifi), Mefâtihu'l-Esrar, s. 199; Ahmed Sa'lebî, el-Keşf ve'l-Beyan, c. 6, s. 270; Muhammed b. Cerir, Câmiu'l-Beyan, c. 8, s. 109 ve c. 10, 5; Muhammed b. Süleyman Kûfî (dördüncü yüzyıl Zeydî ulemasından), Menâkıb, c. 1, s. 151, h. 71.

YORUM EKLE