5. Ders | Allah Resulü’nün Sünnetinin Tefsirde Hüccet Olması

Ders Başlığı: Uygulamalı Tefsir Dersleri

Ders Sayısı: 5. Ders

Ders Konusu: Allah Resulü’nün Sünnetinin Tefsirde Hüccet Olması

Üstad: Yusuf Töre

  

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Allah’ın selat ve selamı Hz. Muhammed’e ve onun pak Ehlibeyt’in üzerine olsun.

Konunun daha iyi anlaşılması için “hüccet” ve “sünnet” kelimelerini açıklamak gerekir. Arapça olan “Hüccet” kelimesi lügatta delil ve burhân manasına gelmektedir. Peygamber'in (s.a.a.) sünnetinin tefsirde hüccet olduğunu belirten cümledeki “hüccet” kelimesinden murad, lügat manasına yakındır. Yani Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a.) sünneti, ahkâmın kaynağı olma yetkisine sahiptir ve şer'î ahkâm için delil oluşturup onunla hüccet getirilebilir. Bu durumda Peygamber'in (s.a.a.) sünneti, Kur'an tefsirinde kaynak olma salahiyetine sahiptir. Bu sebeple amelde ona uymak gerekir ve muhalefet etmek haramdır.

Sünnet kelimesi ise yol, tarz ve kanun anlamına gelmektedir. Burada Hazret-i Peygamber'in (s.a.a.) söz veya davranış tarzı manasındadır. Allah Resûlü'nün tefsire dair söylediği her şey, mazeretleri kesecek ve başkalarının vehmini iptal edecek delildir. Aynı şekilde onun ayetler karşısındaki davranışları da tefsirde delildir. Tüm bu sünnetler bize nakil yoluyla ulaşmıştır.

Kur'an-ı Kerim'in açık nassına göre Peygamber-i Ekrem (s.a.a.) Kur'an ayetlerini açıklama ve öğretme vazifesini üstlenmiştir. Bu da Allah Resûlü'nün önemli görev ve hususiyetlerinden biridir. Kur'an şöyle buyurur:

وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Biz Kur'an'ı sana, insanlara, onlara indirileni açıklaman için nâzil ettik. Belki düşünürler.[1]

Cuma Suresi ikinci ayette şöyle buyrulmaktadır:

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ

O, ümmîler içinde, onlara âyetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten onlardan bir elçi gönderendir.”

Bu ayetlerden de anlaşıldığı üzere Peygamber efendimizin bu konudaki ilk görevi ayetleri açıklamasıdır. Allah Resulü, bu ayetleri insanlara tefsir ederek öğretmiştir. O halde Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in görevlerinden biri olarak ayetleri tefsir etmesi olarak açıklamıştır.

Allah Resûlü'nün (s.a.a.) tefsiri vahiyden masum olarak neşet etmektedir ve hata, heva, hevesten korunmuştur. Bundan dolayı ayetler için beyan ettiği her mana, hiç kuşkusuz Allah'ın muradıdır. Ayetin o manaya delaleti bizim için açık olması bile. Bu noktada tüm Müslümanlar ittifak halindedir.

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى. إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى

O, hevadan konuşmaz. O (dile getirdikleri), yalnızca (ona) vahyolunmakta olan vahiydir.”[2] ve

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا

Resûl size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa ondan sakının.”[3] gibi ayetler buna delalet etmektedir.

Dolayısıyla Allah Resulü’nden ayetler hakkında bize ulaşan her söz Kur’an-ı Kerim’in tefsiri niteliğindedir ve bunda hiçbir şüphe edilemez.

  

Peygamber'in (s.a.a.) Kur'an'ı Tefsirinin Niceliği

Eski zamanlardan beri Kur'an muhakkiklerinin arasında konu olan soru, Allah Resûlü'nün (s.a.a.) Kur'an'ı ümmete hangi oranda açıkladığı ve manalarını öğrettiğidir. Bu konuda üç görüş vardır.

a) Kimileri, Allah Resûlü'nün (s.a.a.), bütün lafızları tilavet ettiği gibi Kur'an'ın tüm manalarını da açıkladığına inanır. Bunların delilleri arasında yukarıda görülen âyetler vardır.[4]

b) Karşı tarafta Süyûtî ve Huveyyî gibi bazıları da Allah Resûlü'nün (s.a.a.) çok az âyeti öğrettiğini söyler. Ortaya koydukları delil ise Aişe'den nakledilmiş bir rivâyettir. Şöyle demiştir: “Allah Resûlü (s.a.a.), Cebrail'in ona öğrettiği birkaç âyet dışında tefsir yapmadı.”[5]

Tefsir alanında şu an elimizde bulunan Peygamber'den (s.a.a.) menkul rivâyetlerin hacmi de bu iddiayı teyit etmektedir. Ehli Sünnet kaynaklarında bu rivâyetler 250 hadis kadardır. Bu sayı, Kur'an âyetlerinin sayısına nispetle çok azdır.[6] Sahâbenin bazı âyetlerin te’vilinde düştüğü ihtilaf da bu görüşü destekleyen bir başka noktadır. Zira eğer Allah Resûlü'nden (s.a.a.) bir nas ellerinde olsaydı bu ihtilaflar vuku bulmazdı.

c) Bu görüş, Zehebî’ye atfedilen görüştür. Zehebî (kendince) ortayı bulan görüşü tercih ederek şöyle der:

Allah Resûlü (s.a.a.) birçok ayeti tefsir etmiştir. Sahihlerdeki rivayetlerin sayısı buna şahittir. Fakat birkaç grup ayet bunun dışındadır. İlmi Allah'a mahsus olanlar veya âlimlerin anlayabilecekleri ya da Arap’ın kendi lisanıyla bilebilecekleri; ayrıca herkesin Kur'an'dan bilmesi gereken ve bilmemekte mazur olmadıkları Allah Resûlü (s.a.a.) tarafından tefsir edilmemiştir.[7]

  

Birinci Görüşün Değerlendirilmesi

Birincisi: Allah Resûlü (s.a.a.) Kur'an'daki manaların hepsine vâkıftı ve ayetlerin açıklaması ve öğretilmesi görevinde de asla hataya düşmemiş ve bu görevi ömrünün sonuna kadar gerçekleştirmiştir. Bu sebeple Kur'an'ın beyanı ve talimi vazifesini Allah Resûlü'nün omuzlarına yükleyen ayetlerin ifade ettiği şeye aykırı olan her türlü hadisin -bu cümleden olarak da yukarıda geçen Aişe'nin hadisinin- itibarı sâkıttır. Fakat “tebyin” ve “talim” kelimelerinden anlaşıldığı kadarıyla Hazret'in (s.a.a.) bu konudaki görevi, genellik ve belirsizlik nedeniyle ortaya konup izah edilmeye muhtaç ayetlerin öğretilmesidir. Ama Kur'an'ın, anlaşılması Arap dilini bilmeye bağlı ve Allah'ın muradına delaletleri açık olan kısımları bu vazifenin dışındadır. (Ayetlerin, belli ölçüde bahsedilmesi gereken bâtınî düzeyleri hariç.)

İkincisi: Ayetlerin Allah Resûlü (s.a.a.) tarafından öğretilmesi, itikadî veya amelî konularda herkesin izahına ihtiyaç duyduğu ayetler hariç, tüm ashap için aynı seviyede gerçekleşmemiştir. Yani Peygamberimizin, Kur’an’ı tüm ashaba tefsir etti çıkarımı yanlıştır.

  

İkinci Görüşün Değerlendirilmesi

Birincisi: Bu görüş, Allah Resûlü'nün Kur'an'ı öğretme vazifesi hakkında beyan edilmiş ayetlerin zâhirine aykırıdır. Haliyle bu görüş, ayetlere ters düşer.

İkincisi: Aişe'den menkul rivayet sened açısından çürüktür ve murada delalet açısından da eksiktir. Aynı zamanda Kur'an ayetlerinin tamamının Allah Resûlü (s.a.a.) tarafından öğretildiğine delalet eden diğer hadislerle çelişmektedir. Bu hadislerden birinde İmam Ali (a.s.) şöyle buyurur:

Sonra Sübhan olan Allah Muhammed'i (s.a.a.) seçip gönderdi... [Bunun üzerine Hazret] Rabbinizin kitabını ortanıza koydu. Helal ve haramı, vacip ve müstehabı, nâsih ve mensuhu, ruhsat ve azimeti, hâs ve âmmı, ibretler ve meselleri, mürsel, mahdud, muhkem ve müteşâbihi beyan ederek, mücmelini tefsir ve müşkülünü izah buyurarak.[8]

İbn Mesud da şöyle der: “Hiçbirimiz on ayet öğrenip onunla amel etmeden diğer ayetlere geçmezdi.”[9]

Üçüncüsü: Bu görüşte, Allah Resûlü'nden (s.a.a.) tefsire dair nakledilen rivayetlerin hacmi ile Allah Resûlü'nün (s.a.a.) tefsirinin hacmi arasında bariz bir karıştırma vardır. Halbuki bu ikisi arasındaki fark gâyet nettir. Ne yazık ki, çok iniş çıkışlı hadis tarihi, ilk asırda halifeler tarafından hadis yazmanın, hatta hadisi yaymanın yasaklanması, doğal olarak Allah Resûlü'nün (s.a.a.) yaptığı tefsirin bir bölümünün de kaybedilmesi dahil büyük zararlara yol açtı.

Dördüncüsü: Bazı büyüklerimizin ifadesiyle eğer Allah Resûlü'nün (s.a.a.) Ehl-i Beyt'i (a.s.) tarikiyle bu konuda ulaşmış rivayetler ve şeriatın tafsilatını göz önüne getirirsek tefsir alanındaki rivayetlerin hacmi geniş olacaktır. Ehl-i Beyt'ten (a.s.) gelen rivayetleri göz ardı etmek doğru bir şey değildir. Ehl-i Beyt'ten (a.s.) gelen rivayetlerin değerlendirilmesi durumunda bu alandaki kaynak ciddi oranda artar.

Beşincisi: Sahabenin ihtilafı da hiçbir şeyi teyit etmemektedir. Allah Resûlü (s.a.a.) Kur'an'daki anlamların hepsini açıklasaydı da tüm sahabeler tamamını telakki etmemiş olabilirdi. Sahabeler, Hz. Peygamber’in sözlerini anlamada ihtilafa düşmüş de olabilir. Çünkü hepsinin anlama düzeyi aynı değildi. Bunun yanında bazı sahabenin duyduğu hadisi, başka bir sahabe duymamış olabilir. Bir sahabe, kendi kulağıyla duyduğu şeyi, başka bir sahabe dolaylı yoldan elde etmiş olabilir ve haliyle aralarında ihtilaf çıkmış olabilir.

  

Zehebî'nin Görüşünün Değerlendirilmesi

Önceki iki görüşü incelediğimizde, Zehebî'nin, kendince ortaya yolu tercih etmek sandığı görüşünün zayıflığı açıklık kazanmaktadır. Çünkü:

Bir: Kur'an'da, kıyametin kopacağı vakit, ruhun hakikati ve bunun gibi Allah'ın Peygamberini haberdar etmediği gaybî konulardan ibaret ve ilmi Allah'a mahsus bilgilerden oluşan kısım, ayetlerin manaları kategorisinden değildir. Dolayısıyla onların bilinmemesi ve tefsir edilmemesi Kur'an'daki anlamların hepsinin tefsir edilmediğine delil olmaz. Çünkü tefsir Allah’ın murad ettiği manayı açıklamaktı.

İki: Kur'an'ın, anlaşılması Arap dilinin bilinmesine bağlı olan veya herkesin bilmesi gereken ve cahilliğin mazeret sayılmadığı kısımlarında ise zaten tartışmaya mahal yoktur. Çünkü bu durumlarda tefsire ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla Allah Resûlü'nün (s.a.a.) onları tefsir etmemesine dayanarak Hazret'in (s.a.a.) Kur'an'daki anlamların tamamını açıklamadığı söylenemez.

Üç: Tefsir rivayetlerinin Sahihlerdeki sayısı bu görüşe şahit gösterilemez. Çünkü bu rivayetlerin miktarı Kur'an'daki bilgilerin tümüne nispetle çok azdır. Nitekim Süyûtî ve diğerleri de bunu itiraf etmektedir. Mevcut gerçeklik de buna tanıktır. (İkinci görüşün değerlendirilmesinde bu konuda ayrıntılı açıklama yapıldı.)

Hülasa Allah Resûlü (s.a.a.) Kur'an'daki manaların hepsine vâkıftı ve Kur'an'ın tüm anlam ve maarifini beyan etti. Ayetlerin atıfları, rivayetlerin ifade ettiği ve Resûl-i Ekrem'in (s.a.a.) sîreti buna delalet etmektedir.

  

Ashabın Peygamber'in (s.a.a.) Beyanını Anlama Mertebeleri

Peygamber'in (s.a.a.) ashabı, diğer insanlar gibi öğrenme kabiliyeti, alaka, önem ve Allah Resûlü'yle (s.a.a.) bir arada olma fırsatı bakımından farklı farklıydılar. Bu, inkâr edilemez bir gerçektir. Her ne kadar ashab efsaneleştirilse de bu konu bir gerçektir.

Bu yüzden sahâbenin hepsinin, Nebiyy-i Ekrem'in (s.a.a.) beyan etmediği Kur'an'daki tüm anlam ve maarifi öğrenmesinin mümkün olmaması doğaldır. Hatta Allah Resûlü'nün (s.a.a.) heybeti (veya başka etkenler) tüm sahâbelerin Hazret'in (s.a.a.) huzurunda soru soramamasına yol açmaktaydı. Sonuçta da yabancı bir Arap’ın gelip Hazret'e (s.a.a.) soru sormasını ve bundan istifade etmeyi bekliyorlardı. İmam Ali (a.s.) bu konuda şöyle buyurur:

Allah Resûlü'nün (s.a.a.) tüm ashabı ona bir şey soracak ve anlamak için talepte bulunacak durumda değildi. Bu sebeple, dinleyerek istifade etmek için bedevîlerin veya yabancıların gelip Allah Resûlü'ne (s.a.a.) soru sormasının yolunu gözlerlerdi. Ama benim hatırıma, Hazret'e (s.a.a.) sormadığım ve [manasını] hafızama yerleştirmediğim hiçbir şey gelmiyor.[10]

Elbette bu arada Allah Resûlü'nün (s.a.a.) ashabından, onunla daha sık bir arada bulunma fırsatına sahip olmuş ve öğrenme yetenekleri diğerlerinden daha fazla özel kimseler vardı.[11] Fakat güvenilir kaynak ve şahitlere göre bu konuda hiç kimse İmam Ali'nin (a.s.) payesine yetişemiyordu. Onun Allah Resûlü (s.a.a.) ile bir araya gelip hasbihal etme ve kendisinden faydalanma sıklığı tamamen istisnaî idi. Sahâbe arasında kimse Ali b. Ebî Tâlib'in (a.s.) dengi değildir. Ali (a.s.) çocukluğundan beri Peygamber'in (s.a.a.) dizi dibinde büyüyüp yetişti ve hayatı boyunca hep Hazret'le (s.a.a.) yoldaş ve hemdem oldu. Bu mevzu İmam Ali'nin dilinden Nehcü'l-belâğa'da ve diğer kaynaklarda çokça bulunmaktadır.

Keza Ali b. Ebî Tâlib'in, Allah Resûlü'nün huzurunda kendisinden özel olarak istifade ettiğini anlatan başka çok sayıda hadis vardır. Bu hadislerde İmam Ali'nin dilinden şöyle nakledilmiştir:

[Allah Resûlü'nün huzurunda müşerref olduğumda] Rasûlullah'a sorar ve cevabını dinlerdim. Sessiz kaldığımda Hazret (s.a.a.) benimle [sohbete] başlardı.[12]

Bu rivâyetler ve başka çok sayıda rivâyet İmam Ali'nin (a.s.) Allah Resûlü (s.a.a.) ile yoldaşlık ve sıkı birlikteliğini, Peygamber'in ona verdiği özel önemi, Resûl-i Ekrem'den (s.a.a.) vahyin tüm maariflerini almada İmam Ali'nin (a.s.) kendine has konumunu gâyet net ifade etmetedir. Bu nedenle denebilir ki, Allah'ın hikmeti, Resûlullah'ın (s.a.a.) rıhletiyle birlikte Kur'an'ın maarifinin ana kısmının ortadan kalkmamasını ve ümmetin arasında, Resûl-i Ekrem'in (s.a.a.) beyan ettiği maarifin tamamını anlayacak güçte ve hepsini öğrenmiş birisinin bulunmasını gerektirmektedir. Bu kişi İmam Ali'den (a.s.) başkası olamaz.

  

Allah Resûlü'nün Kur'an Tefsirini Elde Etme Yöntemi

            Hz. Peygamber’i doğrudan göremeyen insanlar, tefsiri kimden öğrenmeli, kimden almalıdır?

Esas itibariyle Ehl-i Sünnet, Allah Resûlü'nün (s.a.a.) tefsirini elde etme yönteminin sahâbe ve onlardan öğrenen tâbiîn yoluyla olacağını savunur. Burada şu noktaya işaret etmek gereklidir: Sahabî veya tâbiîn sözünün Allah Resûlü'nün (s.a.a.) sözüyle çeliştiği ve onları uzlaştırmanın hiçbir yolu bulunmadığı takdirde kesin olarak Allah Resûlü (s.a.a.) önceliklidir. Ehli Sünnet ulemasının geneli bu görüştedir.

            Şia ise hem sahabeden (sahih olanlara) hem de Ehlibeyt’ten gelen nakillere itibar etmiştir. “Şîa sahâbenin tamamını adaletin dışına çıkarıyor veya tefsirde sahâbenin rivâyetlerini kabul etmiyor” iftirası atan bir grubun iddiasının aksine, Şîa, sahâbînin adaleti tespit edildiği takdirde onun rivayetini hüccet kabul etmektedir. Tüm sahabeyi adil olarak kabul etmediği için sabahelerden gelen rivayetlerin tamamını doğru kabul etmemektedir. Lakin Şîa'nın bu konuda, delil ve burhân gösterildikten sonra onları kabul etme gibi kendine has bazı özellikleri vardır.

1. Şia, Peygamber'in (s.a.a.) Kur'an'a ilişkin açıklamalarını elde etmenin yolunu sahâbî rivâyetiyle sınırlandırmaz. Bilakis Masum Ehl-i Beyt'in (12 İmam) rivâyetlerini (hatta Hazret-i Peygamber'den nakledildiklerine dair sened gösterilmese bile) muteber sayar. Bunun şartı, Masum İmam’a varan muteber senedin itibar şartlarının tespit edilmesidir.

2. Şia açısından Ehl-i Beyt'in Kur'an tefsiri, tıpkı Allah Resûlü'nün tefsiri gibi masumdur, hatadan ve heva hevesten korunmuştur. Çünkü onların hadisi, Allah Resûlü'nün hadisidir. Bu olgu, İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) hadisine dayanmaktadır. İmam (a.s), kendi sözünün, babasının sözü, babasının sözünün dedesinin sözü olduğunun ve bu şekilde Allah Resulü’ne ulaştığının ve netice de bu silsileyle masum imamların sözlerinin Allah Resulü’nün sözü olduğunu ifade eder. Küleynî kendi senediyle İmam Sâdık'tan (a.s.) şöyle nakleder:

Benim sözüm babamın sözüdür. Babamın sözü dedemin sözüdür. Dedemin sözü Hüseyin'in sözüdür. Hüseyin'in sözü Hasan'ın sözüdür. Hasan'ın sözü Müminlerin Emiri'nin (a.s.) sözüdür. Müminlerin Emiri'nin sözü Allah Resûlü'nün (s.a.a.) sözüdür. Allah Resûlü'nün sözü yüceler yücesi Allah'ın sözüdür.[13]

3. Tefsir sahasında (veya başka her alanda) sahâbî veya Ehl-i Beyt'in Allah Resûlü'nden (s.a.a.) aktardığı her türlü hadis Kur'an'a arzedilmelidir. Eğer Kur'an'a uymuyorsa rivâyet sahih senedle nakledilmiş olsa bile muteber değildir. Bu, risalet asrında ve ondan sonra ortaya çıkmış uydurma hadis tehlikesi nedeniyledir.

 

[1] Nahl 44.

[2] Necm 3, 4.

[3] Haşr 7.

[4] El-Tefsiru'l-Kebir, c. 1, s. 5, 6; İbn Kayyım, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, c. 1, s. 11.

[5] Bkz: Câmiu'l-Beyan, c. 1, s. 29; Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, c. 1, s. 6.

[6] EL-Itkân, c. 2, s. 1205; Allame Tabâtabâî de şöyle der: “Ashabın ayetlerin manası konusundaki rivayetleri yaklaşık 240 hadistir. Çoğunun da senedi zayıftır. Bazılarının ise metni münkerdir.” Bkz: Kur'an der İslam, s. 51; “el-Sahihu'l-Müsned mine't-Tefsiri'n-Nebevi li'l-Kur'an” kitabının müellifi Seyyid İbrahim b. Ebu Amme, Peygamber'den (s) tefsire ilişkin sadece 153 hadisin elimizde olduğunu savunur.

[7] Muhammed Hüseyin Zehebî, el-Tefsir ve'l-Müfessirûn, c. 1, s. 53, 54.

[8] Nehcu'l-Belâğa, hutbe 1.

[9] Bkz: Câmiu'l-Beyan, c. 1, s. 60.

[10] Nehcu'l-Belâğa, hutbe 210. Yine Muhammed Eskâfî, el-Mi'yar ve'l-Muvâzene, s. 340.

[11] Abdullah b. Mesud, Ubeyy b. Ka'b, Abdullah b. Abbas gibi.

[12] Bkz: Hasâis, s. 162, 163, h. 119-121; Tırmizî, Sünen, c. 5, s. 637, h. 3722 ve s. 640, h. 3729; Hâkim Nişaburî, Müstedrek, c. 3, s. 125; İbn Asâkir, Tercemetu'l-İmam Ali min Tarihi Dımeşk, c. 2, s. 454, h. 985-988; Tayâlisî, Müsned, s. 25, h. 180; İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 388 ve diğerleri.

[13] El-Kâfi, kitabu fadli'l-ilm, c. 1, s. 53, h. 14.

YORUM EKLE