10. Ders | Kur'an Tefsirinde Aklın Konumu

Ders Başlığı: Uygulamalı Tefsir Dersleri

Ders Sayısı: 10. Ders

Ders Konusu: Kuran’ın Tefsirinde Aklın Hüccet Olması

Üstad: Yusuf Töre

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Allah’ın salat ve selamı Hz. Muhammed’e ve onun pak Ehlibeyt’in üzerine olsun.

Bu derste Şia'nın görüşüne göre aklın tefsirde hüccet olması ve aklın Kur'an tefsirinde kullanılmasında iki fırka arasındaki müşterek ve ayrıldıkları noktalar ele alınacaktır.

Daha önceki derslerimizde ‘hüccet’ kelimesi ele alındığı için bu derste sadece ‘akıl’ kelimesinin tanımı yapılacaktır.

Tefsirde aklın hüccet olması Mu‘tezile, Eş‘ari, Şia ve hiçbir fırka tarafından mutlak manada inkâr edilmemiş, hepsi de aklın hüccet olduğunu büyük ölçüde kabul etmiştir.

Aklın, Kur'an tefsirinde hüccet olması normalde kelamın konularına girer. Aklın Kur'an tefsirinde hüccet oluşturması dairesine giren anahtar meselelerden kimisinin temeli, kelam tartışmalarındaki “adalet” konusundadır. Kelam tartışmalarında ise “Allah’ın adaleti” konusu üzerinde durulmuştur. Allah’ın adaleti konusunun delili Kur’an’da aranmıştır. Dolayısıyla aklın hüccet olması kelamî ve felsefî bir konu olmasına rağmen Kuranî bir konu olarak tefsir bahsinde ele alınmıştır.

Şia’nın bu konuda görüşü ile Mutezile ekolü arasındaki görüş birbirine yakındır. Bazı Müslümanlar ve şarkiyatçılar, kaynaklar ve deliller üzerinde yeterince inceleme yapmadan Şia'yı bu konuda Mutezile'den etkilenmiş görmektedir. Oysa Şia, herkesten ve her şeyden daha fazla bu konuda Ehl-i Beyt'in rivayetlerinin etkisi altındadır. Hatta bazı yazarların araştırmalarına göre (bunları göreceğiz) Mutezile bazı görüşlerini Şia’dan etkilenerek geliştirmiştir.

Terminoloji

Akıl kelimesinin birçok anlamı ve çeşitli kullanımları vardır. Belirtildiğine göre akıl kelimesi ‘igal’ kelimesinden vücuda gelmiştir. Kelimenin, hareket etmesini engellemek için devenin ayağını baldırına bağlamaya yarayan “عِقال بعیر(devenin halhalı)” ifadesinden alındığı söylenmiştir. Akil insan da akıl aracılığıyla kendisini delinin duçar olduğu hale düşmekten alıkoyar. Bu kelime daha çok idrak kuvveti hakkında kullanılır. Buradaki akıldan kasıt, aksiyomatik ilimleri veya teorik bilgileri tefekkür ve tedebbür aracılığıyla insanın kullanımına veren insanın deruni kuvvetlerinden biridir. Aklın bir kısmı da insanın onun aracılığıyla faydalı olanı fesattan, hakkı bâtıldan, doğruyu yalandan ayırt etmesini sağlayan kuvvete atfedilmektedir.

Ayetullah Cevadi Amulî, nazarî bilgileri insana sunan akla, burhanî akıl demektedir. Bu tabiri kullanma nedeni ise bazı durumda akıl, vehimler, hayallerden ve nefsani hislerden etkilenerek bazı çıkarımlarda bulunabilir. Tefsirdeki akıl hüccettir görüşü ise işte bu akıldan arındırılmış ve sadece burhana dayanan akıldan söz edilmiştir.

Aklın Tefsirde Kullanımında İttifak Noktaları

Şimdi aklın tefsirde nasıl kullanıldığını ve iki fırkanın hangi noktalarda ittifak edip hangi noktaların Şia'ya mahsus olduğuna bakmak gerekir. İki fırkanın âyetlerin tefsirinde dayanak ünvanıyla akıl için ittifak ettiği anlamlar şöyledir:

Açık Bilgileri İdrak Manasında Akıl

Aklın bu anlamı her iki fırka tarafından da kabul edilmiştir ve onu, Kur'an ayetlerini anlamak için müstakil karinelerden biri olarak kullanmışlardır. Çünkü aksi takdirde ayete mana vermek mümkün olamazdı. Kur'an-ı Kerim'de aklî mecazlar çok miktarda bulunmaktadır. Bazı ayetler basit düşünüldüğünde bile manası net ve açık bilgilerdir. Bu açık bilgiler Kuran’ın anlaşılmasında yardımcı olurlar. Mesela Kur'an şöyle buyurur:

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ”,

İşte bunlar, hidâyete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış ve hidâyeti de bulamamışlardır.” [1]

Burada Allah, sapkın yolun seçilmesini yarar sağlamayan bir ticarete benzetmiştir. Burada zarar edenin ise o kişinin nefsinin olduğunu mecazi bir yolla dile getirilmiştir.

Bu tarz ayetler Kur’an’da oldukça fazladır. İnsan akıl yoluyla bu ayetlerin gerçek maksadını kavrayabilmektedir. Aklın tefsirdeki bu desteğini hem Şia uleması hem de Ehlisünnet uleması kabul etmiş ve hüccet olarak kabul etmişlerdir.

Açıklayan ve İzah Eden Kuvvet Manasında Akıl

Akıl bu manada bazı ayetlerin ifade ettiği şey hususunda dakik ve kâmil bir izaha koyulur. Burada aklın işlevi, mantıksal eşkâl (kıyaslar) temelinde öncülleri tanzim veya ayetlerin doğru ve mükemmel açıklaması için burhân-ı hulf yolu ya da öncülleri derlemede mantıksal hatayı teşhistir. Örnek olarak Kur'an şöyle buyurur:

أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ”,

Onlar yaratıcı olmaksızın mı meydana geldiler? Yoksa kendi kendilerinin mi yaratıcısıdırlar?[2]

Bu ayette Allah'ın varlığını ispatlamak için zımnen bir kanıt ortaya atılmıştır. Akıl bunu şöyle açıklayacaktır: İnsan ya herhangi bir yaratıcı olmaksızın kendiliğinden meydana gelmiş olmalıdır ya kendi kendisinin yaratıcısı olmalıdır ya da bir başkası tarafından yaratılmalıdır. Birinci ve ikinci faraziyenin geçersiz olduğu açıktır. Hiçbir akıl sahibi böyle bir seçeneği kabul edemez. O zaman mecburen üçüncü faraziye doğru olacaktır. O da bir yaratıcısı olduğudur.

Keza لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا, “Eğer orada [gök ve yer] Allah'tan başka ilahlar olsaydı kesinlikle [yer ve gök] fesada uğrardı.[3] ayet-i şerifesinde tevhide, burhân-ı temanu adıyla meşhur olan aklî istidlalde bulunulmuştur. Ayette görünen kısımlardan bahsederek görünmeyen kısımların anlaşılması istenmektedir. Bu kanıtta (birinci anlamda akıl türünden) “ama gök ve yer fesada uğramadı, yerli yerinde duruyor. Öyleyse kâinatta tanrılar mevcut değildir.” şeklindeki örtük öncül yer alır. Halbuki kâinatta birden fazla tanrının olmadığı ayette gelmemişti. Lakin akıl yoluyla bu kesin sonuca ulaşıldı.

Kısacası aklın bu manada hüccet olduğu, her iki fırkanın da kabulüdür.

Kur'an'dan Nazarî Hükümleri Anlama Manasında Akıl

         Kur’an’da nazarî hükümler vardır. Tefsirde gizli manayı istinbat ve keşiften söz edildiğinden aklı çalıştırmaya ve üzerinde durmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ayetler üzerinde düşünmeden Allah’ın muradını keşfetme olanağı yoktur.

Dolayısıyla tefsirin caiz olduğuna inanan iki fırka açısından, Kur'an ayetlerinden (aksiyomatik olanın karşısında) nazarî ahkâmı istinbat kuvveti demek olan aklın bu manası kabul ediliyor olmalıdır. Burada akıl, lügat manadan, ayetlerden, rivayetlerden, sözün bitişik ve müstakil karinelerinden istifadeyle bilinmeyenleri keşfe girişir, tahkik ve istidlalle Allah'ın ayetteki muradını anlamaya ulaşır.

Şiî Tefsirde Aklın Kullanımı

Kur'an tefsirinde dayanak olarak aklın Şiî ve Mu‘tezilî tefsire mahsus iki kullanımı daha vardır. Gerçi akılla ilgili bu telakkide her birinde kendine has birtakım farklılıklar görülmektedir.

Hüsn ve Kubh ve Hükmün Teşriini İdrakte Bağımsız Kuvvet Manasında Akıl

Davranış şekilleri veya fiiller, faillerinden bağışsız olarak güzellik veya çirkinlik, iyilik veya kötülük vasfına sahiptirler mi? Akıl bunu derk etmede bir kabiliyetinin olup olmadığı bu konuda ele alınan asıl konudur.

Şia uleması bu konuda olumlu bir cevap vermiş ve aklın bunu anlamada kuvvete sahip olduğunu belirtmişlerdir. Şia uleması, fiillerin zatında iyilik ve kötülüğün var olduğunu ve aklın bunu derk etmesinin mümkün olduğunu ifade eder. Örneğin, yetim birisinin mal varlığının ve ekmeğinin zorla elinden alınmasını akıl kötü bir davranış olarak görmektedir. Bunun için illa ayet veya hadisin var olmasına gerek yoktur. Dolayısıyla akıl fillerin zatının iyi mi kötü mü olduğunu keşfedebilir. Akıl bu durumu keşfettiğinde ise hükmeder ve bu fiilin caiz olmadığını, dolayısıyla yapılmasının doğru olmadığı sonucuna varır.

Şia’ya göre aklın bu şekildeki hükmü gibi şeriat de hükmeder. Şeriatın her hükmünü akıl onaylar, aklında bu gibi dert ettiği hükümlere ise şeriat onay verir ve kabul eder. Şia uleması bu kabulü tefsirde de kullanır. Tefsirde şöyle der: Allah’ın fillerinin zatına bakıldığında, Allah kötü olanı yapmaz, hükmetmez ve iyi olanı da yapar ve hükmeder, sonucu çıkar.

Dolayısıyla bir fiilin iyi mi kötü mü yargısı konusunda dinde bir hüküm bulunmazsa ve akıl bunda hüküm verirse dinin de bu şekilde hükmettiği kabul edilir. Çünkü fiilin zatı kötüyse Allah’ın nezdinde de kötüdür.

Tefsirde bu durum Allah’ın adaleti konusunda açığa çıkmaktadır.

Bu tür kelam mevzularının, aralarında Allah'ın “hakîm” olduğunu belirten ayetlerin, sıfatlarda tevhid ve fiillerde tevhid hakkındaki ayetlerin ve keza cebr ve ihtiyar hakkındaki ayetlerin de bulunduğu pek çok ayetin tefsirinde gözle görülür bir etkisi vardır.

Şia ve Mutezile, bu durumu yani fiillerin zatının kötü ve iyi oluşunu kabul etmiştir. Örneğin, zulüm zaten kötüdür ve Allah zalimleri cennete götürmez. Zaten kötü olan bir şeyi Allah hükmetmez. Hakeza Allah, mümin birisini cehenneme koymaz. Dolayısıyla Allah, iyiliğin karşılığını kötülük olarak asla vermez, bu mümkün değildir. 

Bu durumun tefsirdeki karşılığını Şia ve Mutezile kabul etmesine karşın Ehlisünnet’in ağırlıklı kısmını teşkil eden Eşariler kabul etmemiştir.

Nazarî İdrak ve Zâhirlere Te’vil Getirme Kuvveti Manasında Akıl

Bazen akıldan murad, elde etmek için fikir ve istidlale ihtiyaç duyulan ve birkaç mukaddimenin telif ve tanzimiyle hâsıl olan nazarî burhanı idrak etmektir. Akıl, ayetlerin zahirîni tevil edebilir. Der ki, ayetlerin zahiri böyle söylese de murad başkadır. Örnek olarak, وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ. إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ,O gün yüzler ışıl ışıl parlar. Rablerine bakıp durur.”[4] ayet-i şerifesinde akıl, birkaç mukaddimenin telif ve tanzimiyle kati burhan biçiminde Allah Teâlâ'nın baş gözüyle görülmesinin muhal olduğunu ispatlamaktadır. Gözle görülen şey Allah olamaz. Bu ayetten murad, baş gözüyle Allah Teâlâ'ya bakmak değildir ve ayet tevil edilerek bu bakmanın maddi gözle değil, gönül gözüyle olduğunu akıl bize belirtmektedir. Burada ruhsal bir derk söz konusudur ve bu ayette bu şekilde ifade edilmiştir.

Akıl burada imkânsız olanı felsefî delillerle ispatlıyor ve daha sonra bu delillere uymayan ayetlerin zahirini tevil ediyor.

Kaynak rolü oynayan bu anlamda akıl, Şia açısından hüccettir ve ayetlerin zahirini onun aracılığıyla tevil kabiliyeti mümkündür ve Şia bunu kabul eder. Bu durum hadislerde de geçerlidir. Elimize ulaşan hadislerde burhana dayalı akla aykırı bir şey geçerse, hiçbir şekilde tevili yapılamıyorsa ya hadis reddedilir ya da burhana uygun şekilde mana edilir. Bu genel bir kaidedir. Lakin bu kaideyi hem ayetlere hem de hadislere tatbik etmek her kesin harcı değildir. Burhan ilmine, hadis ve tefsir ilmine sahip olarak ilimde derinleşmiş şahsiyetler bunu yapabilir. Aynı şekilde burhan olmadan hadisler de reddedilmez. Allame Tabatabai’nin El-Mizan Tefsiri’nde buyurduğu gibi sağlam bir burhana sahip olmaksızın hadisler asla reddedilmez. Bu hadislerin anlaşılması, yine rivayetlerde buyurulduğu gibi ehline bırakılır.

 

[1] Bakara 16.

[2] Tur 35.

[3] Enbiya 22.

[4] Kıyamet 22, 23.

YORUM EKLE